9 Ekim 2010 Cumartesi

Kırmızı - Siyah

Genç kadın hızla elini çekti. Kaktüsün dikeni parmak ucunda keskin bir acı bırakmıştı. Farkında olmaksızın, acının dinmesi için, baş parmağını işaret parmağının ucuyla işaret parmağının birinci boğumunun arasındaki bölgeye bastırdı. Elbette bu ani hareket daha fazla kanın akmasına neden olmuştu. Bu berrak, kırmızı sıvının akabildiğince akmasına izin verdi. Neredeyse bu kırmızı sıvının iştahını açtığını düşünecekti.

Kanın siyah ojeli tırnağıyla buluştuğunu gördüğünde birden gözleri büyüdü ve hemen ardından sinsice kısıldı. Dudaklarına çarpık bir gülümseme yerleşti. İlk olarak asetonla ojelerini özenle çıkarmaya koyuldu. Ardından yenilenmiş hissetmek için sıcak bir duş aldı. Kızıla boyalı saçlarını havluyla sardıktan sonra kırmızı bornozunu giyip dizlerini kırarak aynanın karşısına oturdu. Büyük bir titizlikle tırnaklarına siyah ve kırmızı oje sürmeye başladı. Tırnaklarının dibinden itibaren büyük bir bölümünü siyaha, uçlarını ise kalınca bir hilale benzeyecek şekilde kırmızıya boyadı. Dolgun ve biçimli dudaklarını yavaşça büzerek tırnaklarına doğru sıcak bir nefes verdi. Sabırsızca tırnaklarının kurumasını bekledi.

Dalgalı kızıl saçlarını özenle taradı. Bornozunun kuşağını çözdü ve bornoz omuzlarını okşayarak yavaşça ayaklarının dibine süzüldü. Bir süre aynada bembeyaz, pürüzsüz ve bir o kadar da narin vücudunu inceledi.Aynadakine ondan hoşlandığını gizleyemeyen bir gülümseme bahşetti ve neredeyse koşarak gardrobuna doğru gitti. Üzerine belden oturan, kısa kollu, dik yakalı, sade fakat oldukça şık duran siyah bir gömlek giydi. Altına ise bel kısmı esnek, lastikli, pileli, dizlerinin üzerinde kalan kırmızı bir etek giydi.

Makyaj aynasının önüne oturup hafif bir makyaj yapmaya koyuldu. Siyah far ve siyah sürme ile süslediği gözlerini dudaklarına sürdüğü kırmızı ruj izledi. Yanaklarına da hafif bir allık sürerek makyajını tamamladı. Aynadakine işveli bir öpücük bahşettikten sonra salınarak boy aynasının yolunu tuttu. Aynanın önünde neredeyse zıplayarak durduktan sonra gözleri ayaklarına takıldı. Ayakkabılarını giymeyi unutmuştu. Ne giyeceğini çok iyi biliyordu. Yüksek topuklu, kırmızı tabanlı siyah ayakkabılarını giydi.

Yavaşça, bir manken edasıyla, tekrar aynanın önüne geldi. Aynadakini defalarca tepeden tırnağa süzdü. Hoşuna gitmişti. Aynadakine göz kırparak mutfağa yöneldi. Sert bir kahve hazırladı. İçine bir miktar Baileys koyarak kahvesine aroma kattı. Mutfaktan bir tane sandalye ve bir tane de sehpa getirerek aynanın karşısına koydu. Daha sonra mutfaktan içine kahve koyduğu kırmızı kupasını, sigara paketini ve siyah kül tablasını alarak bunları aynanın karşısına koymuş olduğu sehpanın üzerine bıraktı. Aynanın karşısındaki sandalyeye oturarak sigarası eşliğinde kahvesini yudumlamaya başladı. Zarifçe bacak bacak üstüne atmıştı. Aynadaki ona hayran bir gülümsemeyle baktı. Oldukça seksi olduğunu düşünüyordu.

Kimdi seksi olan? Kim düşünüyordu? Kim kimin seksi olduğunu düşünüyordu?
Sigarasını sinirli bir şekilde kül tablasına bastırarak söndürdü. Sigaranın beyaz filtreli kısmında kırmızı ruj izi kalmıştı. Bunu çok tahrik edici bulurdu. Kim bulurdu? İstemsizce gözü aynaya kaydı. Aynadaki, kırmızı rujlu dudaklarını yalayarak, ona şuh bir bakış fırlattı. Hayır! Aynadaki değildi onu seksi bulan. Aslında aynadaki de en az kendisi kadar çekici ve alımlıydı. Başka biri olmalıydı.

Kimdi?
Hatırlayamıyordu. Belli ki birisinden güzel sözler duymayalı uzun zaman geçmişti. Günler? Haftalar? Aylar? Belki de yıllar. Zihni pusluydu. Belki de uzun zamandır kimseyle görüşmüyordu. Peki ya aynadaki? Gizliydi o herkesten. Yalnız onundu ve her daim onun kalacaktı.

Tam bu esnada aynadakinin parlak kırmızı dudaklarına alaysı bir gülümseme yerleşti. Yoksa başka birinin mi olmak istiyordu? Aynadakine öfkeyle karışık sorgulayan bir bakış fırlattı.

Karşısındakini süzmeye başladı. Alaysı gülümseme hala silinmemişti. Bu gülümseme ona vurdumduymaz fakat çekici bir hava katıyordu. Uzun siyah saçları vardı. Oldukça şık ve sade kırmızı bir gömlek onun altına ise dizlerinin üzerinde biten siyah bir etek ve yüksek topuklu kırmızı ayakkabılar giymişti. Kırmızı göz farı ve siyah ruju dikkat çekiciydi. Elinde siyah bir kupa vardı. Birdenbire korkunç bir öfkeyle elindeki siyah kupayı fırlattı. Kırmızı kupa aynaya çarparak aynayı eşit olmayan, düzensiz parçalara böldü ve parçalardan bazıları yere düştü. Artık karşısında aynı alaycı gülümsemeye sahip yüzlerce siyah saçlı kadın vardı.

Olanca gücüyle aynaya saldırdı. Tarifsiz bir sinirle tırnaklarını, aynadan düşen parçaların boşluklarından aynaya gömerek aynayı parçalamaya başladı. Aynı anda yüzlerce dibi kırmızı uçları siyah tırnak ona saldırmak için harekete geçti. Eline geçirdiği keskin ayna parçalarını gelişigüzel etrafa fırlattı. Son parçayı da fırlatacakken birdenbire durdu, soluklandı. Keskin, ince, üçgensi bir parçaydı bu. Parçayı, sanki elinden çekip alacaklarmış gibi, sımsıkı tutuyordu. Aynayı parçalarken parmaklarında oluşan yaralara bir de avucundaki ayna parçasının açtığı yara eklendi. Üzerindeki gömleği sinirinden gelişigüzel yırtmıştı Saçları ise dakikalar içinde yıpranmış, yıllardır bakım görmeyen küçük, kırmızı bir çalılık halini almıştı. Sinirden ağladığı için makyajı da perişan bir haldeydi.

Derin bir nefes alarak sakinleşmek amacıyla gözlerini yumarak başını yukarıya kaldırdığında gördüklerine inanamadı. Evin duvarları kırmızının tonlarında boyanmıştı ve yer yer de siyah süslemeler vardı. Perdelerde de yine siyah ve kırmızının eşsiz uyumu hakimdi. Evi ne zaman ve nasıl bu hale gelmişti? Hatırlayamıyordu. Evin her yanındaki, kendisi de dahil, siyah ve kırmızı uyumu midesini bulandırıp başını döndürmeye başladıysa da bu muazzam uyuma gözünün gördüğü her karede yeniden hayran oluyordu.

Ne zaman başlamıştı bu? Kaktüsün elinde bıraktığı keskin acı zihninde karanlıkta patlayan bir fotoğraf makinesi flaşı gibi patladı. Elinden akan kanın siyah ojeleriyle buluştuğu kare gözünün önünde dondu kaldı. İşte o zaman başlamıştı. Ama o olay sadece saatler öncesinde olmamış mıydı? Tam olarak kestiremiyordu. Öncesi bulanıktı. Kaktüsün yüzünden olmuştu işte. Muzaffer bir edayla kaktüsün yanına giderek elindeki ayna parçasını kaktüse saplamaya başladı. Kaktüste açılan kesiklerden oluk oluk kan akmaya başladığını gördüğünde aklını kaçırdığını sandı. Kaçırmış mıydı gerçekten?

Bu akıl dışı manzara midesini bulandırdı. Bir anda kendini banyoda klozetin önünde diz çökmüş olarak buldu. Kusmak biraz olsun zihninin açılmasına yardımcı oldu. Ellerini ve yüzünü yıkamak için lavaboya ulaştığında lavabonun üzerindeki aynadaydı yine o siyah saçlı kadın. Ona dokunmak için elini uzattığında siyah saçlı kadının bileğinden akan simsiyah kanı gördü. Siyah saçlı kadının kendisini üzdüğü için pişman olduğunu ve intihar ettiğini düşündü. Dudaklarından aynanın sert yüzeyine çarptığında dağılan bir " Neden?" sorusu çıkabildi. Son defa elini tutabilmek için bir hamle yaptı. İkisinin elleri aynanın soğuk yüzeyinde birleştiğinde bilincini kaybetti ve yere kapaklandı.

Düşerken elini aynanın yüzeyinden ayıramadı. Aynanın pürüzsüz yüzeyinde boydan boya kanla çizilmiş beş tane kalın çizgi oluşmuştu. Bir de siyah zeminde kırmızı kanlar içinde yatan kızıl saçlı bir kadın kalmıştı geriye. Evin muazzam uyumu onu da hapsetmişti. Kırmızı ve siyahın muazzam uyumu onu da tutsak etmişti.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Kardan Adam

 Kardan adamın gülümseyişinde sence de bir hüzün yok mu? diye sordu bir cevap almayı beklemeksizin. Zaten aynalar ne zaman yanıt vermişti ki ona? Pencere camındaki yansıması da yanıt vermeyecekti elbette. Yansımanın yüzüne alaycı bir gülümseme yerleşti. O bile onunla dalga geçiyordu. Hemen ışığı kapattı ve yansıma kayboldu. Şimdi gülümseme sırası ondaydı. 
   Camdan uzun uzun dışarıyı seyretti. Etrafta soğuk hava ve sessizlik hüküm sürmekteydi. Hava oldukça soğuk olduğu için mi sessizlik vardı yoksa zaten var olan sessizlik mi havayı daha soğuk hissettiriyordu tam olarak kestiremedi.
   Kar yağışı şiddetini arttırmıştı. Saatlerdir camın önündeydi ve kardan adamın gülümseyişi bir an olsun eksilmemişti. Turuncu ışık veren solgun sokak lambasının ışığı hüznüne hüzün katıyordu.
   Kardan adamların gülümseyişlerini oldum olası sevememişti. Sanki yüzlerinde terkedileceğini, öleceğini, bile bile yaşamanın ve buna rağmen yaşananlardan keyif alabilmenin gülümseyişi vardı. Ama bu gülümseyiş büyük bir hüznü maskelemiyor muydu? Galiba onlar için en büyük hüzün ölmek değildi. Onlar için en büyük hüzün gülümseyişlerini yaratan eller tarafından terk edilmekti.
       En sevdiği kupasına şekersiz, tarçın aromalı kahve doldurdu. Kısa bir yudum aldıktan sonra camın önünde dışarıyı seyretmeye devam etti. Neden sonra şömideki ateşin sönmeye yüz tuttuğunu fark etti ve şömineye bir kaç odun atarak ateşi canlandırdı. Sol yanındaki şöminenin titreyerek dans eden güçlü alevleri karanlıkta camdaki yansımayı bir var ediyor bir yok ediyordu.
      Birden, belki de şöminedeki alevlerin bir anlık şaha kalkması sonucu, yansımanın gözlerinden bir parıldama geçti ve dudaklarına çarpık bir gülümseme yerleşti. Aniden yansımaya arkasını döndü ve dışarıya, kardan adamın yanına koşmaya başladı. Bir kardan adamın daha terk edilmesine katlanamayacaktı.
     Ertesi sabah, gün yine bulutların ardından kendini gösteremedi. Zaten artık bir önemi de yoktu. Onu terk eden ve elinde papatyalarla ondan özür dilemeye gelen dalgalı saçlı kızın feryatları onu kardan adamın yanından ayırmaya yetmedi. Ondan geriye kalanlar boş içki şişeleri, içinde donmuş kahveyle bir kahve kupası, alkolün verdiği hissizlikle soğuktan kaskatı kesilmiş bir beden ve hüzünlü bir gülümseyişti.
       Kardan adam gülümsüyordu, o gülümsüyordu.